Kanaviçe

16/10/2008

Kanaviçe

…ve sükût delinir
dağların karnını yarar billur ırmaklar
bir kanaviçede yüzer ellerim sen ben tabiat
yol alır gece ve gündüz yol alır doludizgin atlar kâinat
sürgünler rıhtımında sürgünler sürer gider
toprak ürperir kabuk çatlar
çığlık çığlığa yarılır nar
bütün yollar aynı menzile akar

ahengin damarlarına süzülür gönül çalan yankılar
rüzgâr okşar: bahçeler kanaviçe
bulutlar coşar: gökyüzü denizinde kanaviçe
akar doludizgin ırmaklar mevsimler akar
yollar ilk yüreğimden geçer binlerce yüreğimden
benli bensiz usul usul büyür kanaviçe

gün gelir dehrin zembereği boşalır
kırılır ahengin güvercin kanatları
seyyahın dudaklarında solar ebruli şarkılar
matlaşır hayatın atlasında yankı renk desen koku
tohumuna sığınır nebatat
örer kozasını sessizlik
zamansızlık boy verir bütün bahçelerde
ve ebediyet ummanında
ırmaklar sonsuz bir sükûta boyanır

Ali Osman Dönmez
Türk Edebiyatı, Mayıs 2006

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Maviye Uyanan Denizler

7/5/2008

 

maviye uyanan denizler

 

Ali Osman Dönmez



hüzünlü gurbetler büyüttüm yokluğunda
çarmıhlara gerildi
müjdeli şafaklara gebe hayalim
sahibi meçhul dillerce
memnû cümlelere dizildi kelimelerim
ruhuma kefen oldu
cesedime biçilen libaslar
sürgündüm
gariptim
ışığın yoksa gurbetimdi dünya
beni yanlış tanıttılar, aynalar aldandı
çığlıklarıma kilit asıldı bütün makamlarca
sesler içimde yankılandı

yaftalarla kavruldum çileler ocağında
Nuh’a yoldaş verildim tufanlar kucağında
fetret zaman zindanlarında
gözlerimdeki ırmakları gören Sen’din
kalbime umudu bir sevda gibi ören Sen’din
emel girdaplarında sığındığım liman Sen’din
Eyüp’ten miras derdime derman Sen’din
Sen; semalarıma hükmeden yegane bayraktın
Sen; kalp ağacımı süsleyen en nadide yapraktın
Sen; fetret zaman zindanlarında yıldız yıldız çakandın
Sen; kıtalar üstü kıtalardan
çoraklaşmış gönül diyarıma

nehir olup akandın

bir gün dehrin tılsımı bozulur
dağılır bozkırın bahtındaki gölgeler
gökyüzü coşar
toprak dile gelir
ölümsüz sevdaya mescit olur zemin
çiçekler açar
kelebekler uçar
alınlarda parlar ölümsüz bir meşale gibi sevdan
kalplerden matem bayrakları indirilir
kutlu müjdenin neşvesi düşer şafaklara
eller tekbiri işaretler
alınlar seccadeyi mühürler
şükranlar kanatlanır en yüce makama
maveradan süzülen bir ses
zamanı bölerken beşe

geceler buhardan hörgüçler gibi kalkar sırtımızdan.

 

ey hatırası rüyalara tan olup damlayan
doğ gecelere demir atmış bahtımıza
doğ ki
şafağında maviye uyansın denizler
imbatlarla taşınsın nağmen köhne şehirlere
adına şiirler dokusun bütün şairler
âşıklar türküler yaksın
ve kardelenler kıyama kalksın
talana yazgılı kalbimin Afrika’sında, Asya’sında
Sen; gecelerin bittiği yerden süzülüp gelen huzur
ben; çölleşmiş bir içdeniz sürgünler coğrafyasında

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Geceye Uzayan Saçlar

14/4/2008

Geceye Uzayan Saçlar

 

Erik ağaçlarına rüzgar vuruyordu

Geceydi, soğuktu, ay donuktu

Sözlerin yakamozlanıyordu kulaklarımda

Avare bir dünya akıyordu ayaklarıma

Fasılasız yürüyordum gecenin öptüğü sokaklarda

 

Sen, uğruna umutlar ektiğim mevsimdin

Ölüm kadar soyluydu

Seninle  aynı pencereden seyretmek denizi

Güneşi gözlerinde süzmek

Ve mehtabı selamlamak saçlarında

Oysa kapılar ardından sert sesler yükseliyordu

Dalından koparılıyordu sevgi yaprakları

Defter sayfalarından silinirken adın

Kardelenler apansız kuruyordu

Geceydi, soğuktu, ay donuktu

Erik ağaçlarına rüzgar vuruyordu

 

Bir volkan taşıyordun avuçlarında bir de bahar

Mazi köklü atiydi yüreğinde kök salan

Yıldızlardan meşaleler devşiriyordun sevdam için

Süreyyamsı taçlar yolluyordun…

Benimse uğursuz gecelere uzuyordu saçlarım

Simsiyah bulutlar örüyordu ufkumu

Sularda raks eden yıldızım sönüyordu

Fırtınaya tutsak bir şilepti hatıran

Ruhumda sığınacak liman arıyordu

Geceydi, soğuktu…

Erik ağaçlarına rüzgar vuruyordu

 

Bitmedi diyordun, bitmedi diyordun

Gece gidiyordu, sen gidiyordun

Yağmur olup toprağa düşüyordu gözyaşların

Ufukları kaplıyordu müjdeli kanatların

Derinlerde patlarken umut tohumları

Zaman altın iklimin zilini kuruyordu

Lakin soğuktu…

Erik ağaçlarına rüzgar vuruyordu

 

 

Ali Osman Dönmez

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Yitik Cennet'in Işığında Sezai Karakoç ve Masal Şiiri

10/4/2008

Yitik Cennet'in Işığında Sezai Karakoç ve Masal Şiiri

 

Ali Osman Dönmez

 

(Yağmur Dergisi 37. Sayı)

 

Modern Türk şiirinin kilometre taşlarından biri olan Sezai Karakoç, aynı zamanda yaşadığı coğrafyanın problemleri üzerine düşünen ve bu problemlerin çözümüne dair önemli fikirler beyan eden değerli bir düşünce ve sanat adamıdır. Cemiyetimizin yaşadığı birçok probleme ‘medeniyet’ perspektifinden yaklaşan Karakoç, ona yüklediği mânâlar ve getirdiği orijinal yorumlarla çağdaşı birçok şair ve yazardan ayrılır. Sezai Karakoç’un medeniyet anlayışını ve onunla irtibatlı kavramları bilmeden, birçok eserini olduğu gibi, ‘Masal’ şiirini de tam olarak anlamak mümkün değildir.

Çünkü Karakoç’un yazı ve şiirlerinde çağını ve tarihî hâdiseleri yorumlarken ortaya koyduğu hemen hemen bütün kavramlar, sistemleştirmeye çalıştığı medeniyet anlayışının içinde bir mânâ ve bütünlük kazanır.1 Sezai Karakoç’a göre medeniyet; insanoğlunun asıl gayesini gerçekleştirme çalışmalarından, ona varma anlayışından, onu bulma ve kaybetmeme gayretinden, o yöndeki duygu ve düşüncelerini ifade isteğinden doğan, kaynaklanan ve beslenen niyet ve faaliyetlerin, teori ve pratiğin, tasarım ve eserlerin reel ve potansiyel güçlerin tamamını ifade eder.2 Ona göre medeniyet, ruhun bir nevi dışa yansımasıdır.3 Karakoç’a göre ‘iyi’ ve ‘kötü’ olmak üzere, özünde birbirinden tamamen farklı iki medeniyet vardır ve bu iki medeniyet insanın yaratıldığı günden beri,birbiriyle devamlı mücadele hâlindedir. Karakoç, ‘kötü’nün de bir medeniyetinin olduğunu ifade eder; çünkü o da örgütlenmiş, güçle donanmış ve kendini haklı görmenin felsefesini düzenlemiştir. Kötünün medeniyeti; inanca karşı ‘felsefe’ adı altında ‘kara felsefe’yi, ruha karşı maddeyi, ulvîye karşı süflîyi, huzura karşı sıkıntıyı, âhenge karşı kaosu çıkarmıştır. Karakoç, gerçek medeniyetin Ortadoğu’da neşv ü nema bulduğu fikrindedir. İslâm medeniyeti, bugün bu medeniyetin tek vârisi durumundadır. Hz. Âdem aleyhisselâm’la başlayan iyinin medeniyeti ‘ak medeniyet’; bir vahiy, hakikat ve kitap medeniyetidir. İslâm medeniyeti, bu medeniyetin devamı hükmündedir. Karakoç’a göre Batı’nın; hakikatin, peygamberlerin medeniyeti olan İslâm medeniyetinin karşısına her devirde dikilmesi, insanın yaratılmasıyla başlayan savaşın sürdüğünü göstermektedir. Sezai Karakoç, medeniyet telâkkisinin ışığında ‘millet’ mefhumuna da yeni yorum ve tarifler getirir. Ona göre din ve medeniyet, bir tarafıyla da, ‘bir millet örüştür.’ Onun düşünce dünyasındaki millet, günümüzün sosyolojik millet kavramından oldukça farklıdır.

Sezai Karakoç’un ‘millet’i; bir ırk ve dilin toplayıcılığından değil, bir idealden ve inanç etrafında örgütlenişten doğar. Ona göre millet; tarih, inanç ve şuurun ışığında geleceği hedef alan bir örgütleniş iradesinin müşahhaslaşmasıdır. Millet, hakikat uygarlığını gerçekleştirme hedefini yegâne gayesi yapmış bir ideal toplumudur. Karakoç, İslâm milletini meydana getiren ırkların, dinin birleştiriciliği altında millet kardeşliğine yükseldiğini ifade eder. Karakoç’un millet telâkkisinin temelinde, dinin ikliminde doğup gelişen bir medeniyet vardır ve onun tarif ettiği millet, bu medeniyetin kaideleri üzerinde yükselir. Karakoç’un ‘devlet’ düşüncesi de, ‘medeniyet’ ve ‘millet’te olduğu gibi vahiyle münasebetlidir. Devleti, “İlâhî Kudret’in en çok göründüğü beşerî müessese” olarak tarif eden Karakoç, insanların yitirilmiş Cennet’e kendi teşkilâtlanmalarıyla varmak için ‘devlet’ten geçtiklerini belirtir.6 Ona göre, medeniyetin temelinde din, milletin temelinde medeniyet olduğu gibi, devletin temelinde de millet vardır. Devletin milletin iradesi doğrultusunda şekillenmesi gerektiğini düşünen Karakoç, bu teziyle devlet-millet farklılığından kaynaklanan problemlere de önemli bir çözüm teklifi getirir. Sezai Karakoç’un medeniyet, millet ve devlet hakkındaki fikirlerini ihtiva eden bu ön bilgilerden sonra “Masal” şiirini yorumlamaya geçebiliriz. “Doğuda bir baba vardı Batı gelmeden önce Onun oğulları batıya vardı”.

Karakoç, siyasî sistem, kavram ve ideolojilerle hesaplaşırken Doğu ve Batı’yı medeniyet ekseninde ele alır; problemlerin, hastalıkların, güzelliklerin, çözüm arayışlarının, pratik modellemelerin tarihî ve felsefî temellerine inmeye çalışır. Ona göre her medeniyet, kendi mefhumlarıyla tanımlanır ve onların tarihî ve felsefî arka plânına yaslanarak yeni bir dünya görüşü inşa eder. Karakoç, medeniyet tarif ve yorumlamalarında Doğu ve Batı’yı coğrafî birer terim olarak değil, ruhun mânevî doğusu ve batısı olarak kullandığını özellikle belirtir. Ona göre gerçek medeniyet âdeta ortada doğmuş; fakat doğu ve batıya doğru sapmalar sebebiyle sahte ve düşman medeniyetlere dönüşmüştür. Sezai Karakoç’un düşünce dünyasında ‘ak’ ve ‘kara’, ‘iyi’ ve ‘kötü’, ‘bal’ ve ‘zehir’, ‘tuba’ ve ‘zakkum’ kadar birbirinden farklı olan ‘Doğu’ ve ‘Batı’; tarih boyunca birbirleriyle devamlı mücadele hâlinde olmuştur. “Masal” şiirinde, dayandıkları temeller itibariyle farklı olan bu iki medeniyetin birbiriyle münasebeti ve mücadelesi resmedilmektedir. Şiirin ilk kelimesi olan ‘Doğu’yu coğrafî tedâileriyle birlikte vahyin ışığında doğup gelişen İslâm medeniyeti olarak düşünebiliriz. Doğu’da ‘baba’ otoriteyi, yani bir nevi devleti temsil eder. Buradan hareketle, “Doğu’da bir baba vardı” mısraındaki ‘baba’, İslâmî hassasiyetleri nazar-ı dikkate alan bir devlet olarak yorumlanabilir. “Batı gelmeden önce/Onun oğulları batıya vardı” mısraı bir münasebetin başlangıcına işaret etmektedir. Demek ki, ilk aksiyonDoğulu babanın oğullarından gelmiştir; çeşitli fikirlerin sevkiyle önce onlar Batı’ya gitmişler, sonra da, Batılılar Doğu’ya gelmişlerdir. Hâdiseye tarih penceresinden bakıldığında, şiirin genelinde anlatılanlarla Osmanlı’nın son dönemleri arasında bir paralellik kurulabilir.

Türkler İslâm’la müşerref olduktan sonra Batı’ya doğru sürekli bir aksiyon içinde olmuşlardır. Fakat tarih içinde İlâ-yı Kelimetullah mefkûresinin sevk ve idare ettiği, kendini daha çok coğrafî olarak gösteren Batı’ya bu akış, Tanzimat’la birlikte fikrî plâna kaymaya başlar. Yani tarih içinde aksiyona mânâ kazandıran iman ve fikir, Tanzimat’la birlikte yavaş yavaş değişir. Bu tarihten itibaren hayatı şekillendiren, aksiyonlara yön veren fikirler genel itibariyle Batı menşelidir. Bu durum ilerleyen zamanlarda cemiyet hayatında tarihî bir kırılmaya yol açar. Birçok hususun mânâsının değişmesine sebep olan bu kırılma, büyük bir kriz meydana getirir. Cemiyeti saran kolektif bir ruh buhranı da diyebileceğimiz bu kriz, müessese ve nesilleri büyük nispette tesiri altına alır. İşte “Masal” bu kırılmanın, ruh buhranının ve ‘Doğu’ adına tekrar ayağa kalkma gayretinin şiiridir. Türk tarihinde önemli bir kırılma noktası olan fikrî plânda Batı’ya kayma hâdisesi, Karakoç’un şiir ve yazılarında orijinal sembollerle anlatılır. Nitekim Karakoç, peygamberler tarihini farklı pencerelerden değerlendirdiği “Yitik Cennet” isimli eserinin ilk cümlesinde, Batı’nın tesirine girmeden önceki hayatımızı Hz. Âdem aleyhisselâm ile Hz. Havva Validemizin Cennet’te yaşadıkları hayata benzetir.9 Fakat üzerimize düşen ilk Batı soluğunun dış sebeplerden mi, yoksa bir ‘iç çağrı’dan mı kaynaklandığı hususunda tereddütlüdür. Karakoç bunu yine Hz. Âdem aleyhisselâm ile Hz. Havva’nın Cennet’te şeytanla ilk karşılaştıkları ân sembolüyle izah eder: “Şeytan içerden mi gelmişti, dışardan mı? Bence daha önemlisi dışardan gelen şeytanın çağrısını dinleyen bir kulağın hemen içerde hazır oluşuydu… Eğer bir iç çağrımız olmasaydı şeytan ne yapacaktı? İçimize girebilecek miydi? Şeytan bütün gücünü bizden alıyor.”10 Şiirden hareketle söylersek, Batı, Doğu’daki iç çağrıyı çok iyi kullanmış ve ilk şüphe tohumunu ‘Doğu’lu babanın oğullarının ruhuna düşürmüştür: “Birinci oğul batı kapılarında Büyük törenlerle karşılandı Sonra onuruna büyük şölen verdiler Söylevler söylediler babanın onuruna Gece olup kuş tüyü yastıklar arasında Oğul yarınki masmavi şafağın rüyasında Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı Öcünü alsın diye kardeşini yolladı” İç kulağa yapılan bir çağrıya karşılık veren birinci
oğul, Batı kapılarında oldukça şaşaalı şekilde karşılanır. Adına şölen verilir, babasını öven konuşmalar yapılır. Bütün bunlar aslında bir plânın adım adım uygulanışından başka bir şey değildir. Bütün mesele bunlara kanmamaktır. Şölenlere, törenlere, nutuklara ve ziyafetlere kanıldığı vakit, kursağa buğday düştü demektir. Karakoç’a göre buğday, iç hürriyeti yok eden gizli bir güçtür; insanı içten yakalayan zincirdir. Şölenler, törenler, güzel sözler ve kuş tüyü yastıklar gerçek yüzü saklayan birer maskedir. Karakoç, insanın Cennet’ten yeryüzüne indirilme sebeplerinden biri olan şeytanı, “Yitik Cennet”te, “Eski Ahit”ten ilhamla Cennet’in kapısında bekleyen, pırıl pırıl pullarına, alev gözlerine rağmen hakikatte küçük bir cehennem olan ‘yılan’ şeklinde tasvir eder. Bu yılan, insan kalbine bir parça şüphe atmak için fırsat kollamaktadır. Eski Ahit’te tasvir edilen Cennet kapısındaki yılan gibi, “insan ruhunun, insanlık ruhunun yılanları vardır; uygarlıkların çökmesi için bekler dururlar sınırlarda. İki uygarlık bir araya geldi mi, hemen yılanlar köprü durumunu alırlar. Âdeta iki uygarlığın bir araya gelişindeki ilk sıkıntıdan doğarlar. Bu yılanın göz ve pullarındaki mıknatıs birçok saf ruhu çeker ve dışarı çevirir; bu yalancı pırlanta ışıkları dış uygarlığa vurur ve orayı bir yakut sağanağı şeklinde gösterir. Yılanın uzaklarda beliren böyle eleğim sağmaları vardır; gözlerin yılanı eleğim sağmalar.”12 Birinci oğul, Batı’nın bu tür pullarla süslenmiş sahte yüzüne kanar ve yaşadıklarının tesiriyle yelken açtığı hülyalarının orta yerinde Batılılarca öldürülür. Bu, gerçek bir ölüm olduğu gibi, mecazî ölüme, yani ‘düşüş’e de yorumlanabilir. Karakoç, ‘düşüşü’ ‘diriliş’le birlikte düşünür ve ona dirilişin penceresinden bakarak farklı mânâlar yükler; ibret alındığında düşüşün, yaşantıya metafizik bir mânâ kazandıracağını belirtir. Karakoç’a göre medeniyetler eninde sonunda düşmeye mahkûmdur; önemli olan, dâimî bir ölüme dönüşmeden düşüşten doğrulmasını bilmektir. “Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediğibir yere” mısraında, Batı adına bir korkunun yansıması söz konusudur. Batı, hileyle öldürdüğü insanın cesedinden dahi korkmaktadır. Onun hayali bile onların tedirgin olmasına yetmektedir. “Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı” mısraı, Doğu medeniyetine has önemli bir hususiyetin altını çizer: irfan. Kâinat kitabını okumasını bilen güngörmüş bilge baba, irfanıyla oğlunun hazin akıbetinden haberdar olmuştur. Bu ‘haberdar oluş’, Karakoç’un düşünce dünyasında bazı önemli hususların karşılığı olarak düşünülebilir. ‘Baba’nın Doğu’da otoriteyi, yani devleti sembolize ettiğini belirtmiştik. Karakoç’a göre hakikat devletinin, nasıl gizlenirse gizlensin, yalan, yanlış ve çirkini yakalayacak bir gözü mutlaka mevcuttur.15 Sezai Karakoç, hakikat medeniyetinin
‘ideal devlet’ formuna ilk olarak Hz. Süleyman aleyhisselâmla ulaştığını belirtir. Hüdhüd haber, karınca öğüt vericidir bu ideal devlette. Cinler, yer ve gök, halife olarak yaratılan insanın emrindedir. Bu hakikatler üzerine bina edilmiş olan devlette, baba oğlunun akıbetini hisseder ve birinci oğlunun intikamını alsın diye ikinci oğlunu gönderir: “İkinci oğul Batı ülkesinde Gezerken bir ırmak kıyısında Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde Bal arılarının taşıdığı tozlardan Ayna hamurundan ay yankısından Samanyolu aydınlığından inci korkusundan Gül tütününden doğmuş sanki Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu Saçlarını güneş destelemiş Yıllarca peşinde koştu onun Kavuşamadı ama ona Batı bir uçurum gibi girdi aralarına Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr Alıp götürdü onu Ve ikinci oğulu Sivri uçurumların ucunda Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda Baba yağmurlardan anladı bunu Yağmur suları acı ve buruktu İşin künhüne varsın diye Yolladı üçüncü oğlunu” İnsanların imtihanları farklı farklıdır veya yılan (diğer bir ifadeyle şeytan) hedefine koyduğu kişilerin karşısına değişik tuzaklarla çıkmaktadır. Birinci oğulun kayma noktası itibardı. İkinci oğulun imtihanı veya kayma noktası da bir kadındır. Yukarıda onu tasvir eden mısralarda da görüldüğü gibi, sadece fizikî vasıfları anlatılan kadın, âdeta yılan derisinden oluşmuş sahte bir eleğimsağmanın renkleriyle donanmıştır. “Bir kadını al onu yont yont anne olsun/ Her kadın acıma anıtı bir anne olsun” mısralarıyla kadının ruhuna ve en önemli fonksiyonuna dikkatleri çeken Karakoç, eserlerinde kadını ait olduğu medeniyetin değerleri içinde ele alır. Yukarıda fizikî hususiyetleri sayılan fakat ruhî vasıflarından hiç bahsedilmeyen kadın, şairin düşüncesindeki Batı medeniyetinin kadına bakışının bir yansıması olarak kabul edilebilir. “Masal”da vasıfları sayılan kadın, Kur’ân’da ideal kadının sembolü olarak anlatılan Hz Meryem’e de taban tabana zıttır. Buradaki kadın, Karakoç’un: “Çocukluktan çıkarken, cennetten olan ve Havva ile yeniden dünyayı aşıp cennete ulaşacak Âdemdir insan.”16 şeklindeki ‘insan’ tanımına da tezat oluşturmaktadır. Bütün bunların sebebi her iki tarafın da yaratılış gayelerinden uzaklaşmış olmalarıdır.

Cennet kapısındaki yılanın sahte renkleriyle süslenen bu kadına kanan ikinci oğulun da kursağına iç hürriyeti bitiren buğday girmiştir. Arzusuna kavuşamaz, kendini heder eder, nihayetinde onu bir uçurumun başında bulurlar. Bilge baba ikinci oğlunun akıbetini yağmurlardan öğrenir. İşin sırrını öğrenmesi için üçüncü oğlunu gönderir: “Üçüncü oğul batıda Çok aç kaldı ezildi yıkıldı Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı Fakat batının büyüsü ağır bastı İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı Sonra büsbütün unuttu onları Şef oldu buyruğunda birçok kişi Kravat bağlamasını öğrendi geceleri Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler Patron oldu ama hâlâ uşaktı Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda Ondan hesap sordu o da Sırf utançtan babasına Bir çek gönderdi onunla Baba bu kâğıdın neye yarayacağını bilemedi Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı Bu yüklü çeki İyice yaşlanmıştı ama Vazgeçmedi koyduğundan kafasına Dördüncü oğlunu gönderdi batıya” Yukarıdaki mısralarda da ifade edildiği üzere üçüncü oğulu da, Batı medeniyetinin dayandığı önemli direklerden biri olan meta tuzağına düşürmüştür.

Öyle anlaşılıyor ki, üçüncü oğulun hayattaki duruşunda, fikir ve aksiyonlarında maddiyat mühim bir yer tutmaktadır. Hedefe ulaşmada bir mânâ ifade eden maddî unsurlar, hedefin kendisi olmaya başlayınca her şey ters yüz olmuştur. Maddiyat, üçüncü oğulun kursağına da bir buğday olarak girmiştir. O da kanmıştır
yılanın renkli pullarına. Büyük iş adamı ve işinde parmakla gösterilen biri olsa da, o asıl gâyesini unutmuş, ruhunu kaybetmiştir. Yeni edindiği ‘değerler’, onu uşak mizaçlı biri hâline getirmiştir. Her şeyi maddeden ibaret gördüğünden bir gün gazinoda karşılaştığı bir hemşehrisinin hatırlatması üzerine sırf utancından dolayı babasına yüklü bir çek gönderir. Baba, bu çeki yırtar ve oynasınlar diye köpek yavrularına atar. “Baba bu kâğıdın neye yarayacağını bilemedi /Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı” mısralarında bir ironi sezilmektedir. Kâinat kitabını okumasını bilen ve hadiselerin söylediklerini anlayan bilge babanın bu çekin ne ifade ettiğini bilmemesi mümkün değildir. Doğulu babanın gözünde, asıl gayeyi unutturan, hedefe ulaştırmayan veya hedefe ulaşmayı engelleyen unsurların hiçbirinin -bu yüklü bir çek bile olsa- zerre kadar değeri yoktur. “Dördüncü oğul okudu bilgin oldu Kendi oymak ve ülkesini Kendi görenek ve ülküsünü Günü geçmiş bir uygarlığa yordu Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı Batı bilginleri bunu kutladı O da silindi gitti binlercesi gibi Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan” Kendi değerlerini günü geçmiş köhne bir medeniyetin parçaları olarak gören dördüncü oğlun köleleştirici buğdayı da bilgi yoluyla girmiştir kursağına. Fakat buradaki bilgi İslâm’ın teşvik ettiği, insanın bu dünyadaki gaye ve vazifelerini idrak etmesine vesile olan bilgiden oldukça farklıdır. Bu bilgi, İlahî olanı reddetme üzerine bina edilen pozitivizm olarak düşünülebilir. Dördüncü oğulun bu durumu, Batılı “bilginlerce” kutlanır. “O da silindi gitti binlercesi gibi” mısraından da anlaşılacağı gibi, şiirde oğullar sembolik birer mânâ taşır. Her oğul, belki de kaybolan, kaybedilen nesillerin birer temsilcisidir. Derken baba, tabiat diliyle dördüncü oğulun da akıbetini öğrenir. Babanın bir şey demesine gerek kalmadan önce beşinci, ardından da altıncı oğul Batı kapılarına dayanır: “Beşinci oğul bir şairdi Babanın git demesine gerek kalmadan Geldi ve batının ruhunu sezdi Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair Topladı tomarlarını geri dönmek istedi Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini Kum gibi eridi gitti yollarda Sıra altıncı oğulda O da daha batı kapılarında görünür görünmez Alıştırdılar tatlı zehirli sulara İçkiler içti Kaldırım taşlarını saymaya kalktı Ev sokak ayırmadı Geceyi gündüzle karıştırdı Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara” Beşinci ve altıncı oğul da zaaflarının kurbanı olmuştur; bohem hayatı ve içkinin girdabına kaptırırlar kendilerini. Şiirde her bir oğulla bir kayma noktası işaretleniyor. İnsanın zayıf yanları, Batı’nın, Doğu insanının ruhuna sızma yolları gösteriliyor. Şiirde dikkati çeken en önemli şey, kendine has değerlerden uzaklaşan bütün oğulların kaymayla karşı karşıya kalmalarıdır. Buradan anlaşılıyor ki, Karakoç’a göre, Batı karşısında ayakta kalmanın en temel şartlarından biri, kendi değerlerinden kopmamak ve onlara sıkı sıkıya bağlı kalmaktır. “Baba ölmüştü acısından bu ara
Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda Bir de o talihini denemek istedi Bir şafak vakti batıya erdi En büyük batı kentinin en büyük meydanında Durdu ve tanrıya yakardı önce Kendisini değiştiremesinler diye Sonra ansızın ona bir ilham geldi Ve başladı oymaya olduğu yeri Başına toplandı ve baktılar batılılar O aldırmadı bakışlara Kazdı durmadan kazdı Sonra yarı beline kadar girdi çukura Kalabalık büyümüş çok büyümüştü O zaman dönüp konuştu: Batılılar! Bilmeden Altı oğlunu yuttuğunuz Bir babanın yedinci oğluyum ben Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden Babam öldü acılarından kardeşlerimin Ruhunu üzmek istemem babamın Gömün beni değiştirmeden Doğulu olarak ölmek istiyorum ben Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var: Karşınızdakini değiştirmek Beni öldürseniz de çıkmam buradan Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki Fakat değişmeyecek ruhum Onu kandırmak için boşuna çok dil döktüler.
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı.

Bu acıdan yer yarıldı gök yandı O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar En onulmaz yarası olanlar Ta kalplerinden vurulmuş olanlar Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar” Yedinci oğulla babası arasında önemli bir paralellik vardır. O da babası gibi kâinat kitabını okumaktadır. Bu durum şiirde “Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara/Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda/Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda” mısraıyla hissettirilir. Baharın, yazın ve güzün sırrına ermek, hayatın sırrına ermek olarak değerlendirilebilir. Bu durum, yani kâinatın/ tabiatın dilini okuma; insanı fıtrî olana ulaştırır. Bu husus, yedinci oğulun fıtrat dini olan İslâm üzerine hayatını devam ettirmesi şeklinde yorumlanabilir. Yedinci oğul da kendinden öncekiler gibi Batı’ya varır. Bundan da anlaşılıyor ki, Karakoç, başka medeniyetlerle karşılaşmayı hayatın vazgeçilmezlerinden biri olarak görmektedir. Ona göre; “Şeytansız insan düşünülemediği gibi, başka uygarlıkların soluğuyla karşılaşmayan medeniyet de düşünülemez.”17 Önemli olan; karşılaşma anında özünü koruyabilmek, sürçme zamanlarında tövbe edip öze dönebilmek veya düşüş olduğunda, bizzat düşüşün yaşandığı yerde tekrar ayağa kalkma iradesini gösterebilmektir. Çünkü zıtlıklar kendilerini en iyi bu tür yerlerde göstermektedir. İnsan, şeytanla en net mücadeleyi, onun kendini çektiği yerde, yani dünyada verecektir. Yitirilmiş Cennet’e uzanan yol dünyadan, yani topraktan geçmektedir. Yedinci oğul, Batı’nın en görkemli şehrinin en büyük meydanında kendini değiştiremesinler diye Allah’a yakarır. Gelen ilham üzerine olduğu yeri kazmaya başlar. Bu, Hz. Âdem Âleyhi’s-selâmın memnû meyveye uzandıktan sonra
dünyaya -toprağa, yani aslına- gönderilmesi gibi, bir nevi toprağa dönüştür. Bu, insanın aslî unsurlarına geri dönüşü, kendini yeni baştan yoklayışı, ölürken yeniden doğuşu demektir.18 Toprak aslî ve fıtrî olana bir çağrıdır; çünkü toprak insana yaratılışı hatırlatır.

Mezar yeni bir dirilişe açılır. Tohum toprakta filizlenir.Batı’nın soluğu değmeden önceki hayatımızı, Hz. Âdem aleyhisselâmla Havva Validemizin Cennet’teki durumlarına benzeten Karakoç, Batı karşısındaki düşüşü Cennet’ten çıkarılmayla özdeşleştirir. Hz. Âdem aleyhisselâmın toprağa, yani dünyaya gönderilmesi, zellesini ebedî bir yükselişe çevirmeye vesile olduğu gibi, Doğu’nun da bu düşüşten kalkması için toprağa yani öze dönmesi gerekmektedir. Neden toprak? Karakoç toprağa çok farklı mânâlar yükler. Hz. Âdem’in (a.s) yaratılış malzemesi olan toprak ona göre, uykuda olan ilk insanî yığındır, Hz. Âdem’le (a.s) çiçeklenen, ruha kavuşan maddedir, Hz. Âdem’in (a.s) yücelerek terk ettiği, arkada bıraktığı
ve hatıra hâline getirdiği unsurdur.20 Karakoç, Hz. Âdem’in (a.s) yeryüzüne gönderilmesini, ‘insanın malzemesine döndürülmesi, yitirilmiş Cennet’i kazanması için yeni bir yolculuğa başlaması’ olarak yorumlar. O, toprağın nasıl bir diriliş vesilesi olduğunu şu sözlerle anlatır: “Seni çevreleyen ilâhî dünyayı gönlünde öldüreceğine, sen git ölümde yıkan, ölüm âb-ı hayatında yıkan ve ebedî hayat bularak geri dön. Toprak işte böyle bir çağrıdır insana.

Kabirdir. Evet, toprak veya onun anlamlı, zamanlı, tarihli uzantısı dünya, bir kabir gibi insanı yeniler ve yerini yeni bir dirilişe hazırlar.”21 Karakoç bir ‘diriliş’ nazariyecisidir. Ona göre diriliş; İslâm’ı, tarih ve medeniyet perspektifinde açıklıkla ortaya koyma çalışması, İslâm medeniyetinin yeniden doğuş yolunu arama denemesi; insanın İslâm’da dirilmesi ve İslâm’la kurtulmasıdır. Diriliş demek, öze dönüş demektir. Masal şiirinde de anlatıldığı gibi, Doğu, yani İslâm medeniyetinin temsilcisi olan topluluklar, ruhî dinamiklerine gereken ehemmiyeti vermedikleri dönemlerde ciddi marazlara yakalanmışlar ve düşmanları karşısında çoğu zaman sarsılan, düşen, kaybeden taraf olmuşlardır. Fakat düşüşün yeni bir dirilişe basamak olması gerektiğini düşünür Karakoç. Yani İslâm medeniyetinin temsilcisi olan toplulukların hatalardan ders alarak, “Âdem’in şeytanla karşılaşması, yenilir gibi olup düşmesi, sonra tövbe yolunu tutup tekrar güçlenmesi gibi, başka uygarlıklarla büyük ve köklü karşılaştırmalar yapması gereklidir.”22
Yedinci oğul bir diriliş eridir. O, Doğu’nun birikimlerine vâkıf olduğu gibi, Batı’nın plânlarını ve sinsi yönlerini de bilmekte ve onlara iradî bir tavır göstermektedir. Kardeşlerinin düştüğü değişim vartasının ruha sahte ilâhlar kazandırdığının farkında olan yedinci oğul, Batı’ya karşı başlattığı mücadelede, kendine yardımcı olsun diye Allah’a dua etmekte, kendini aşan şeyler karşısında sadece Yaratıcı’ya sığınmaktadır. Bu durum yedinci oğulun ruhen hür olduğunu gösterir; çünkü “metafizik özgürlük, Allah’tan başka ruha hükmedeci hiçbir güç tanımama demektir. O’na teslim oluş, fânîlere teslimiyetin sona erişi demektir.”23 Batı karşısında, vakur ve sağlam bir duruş sergilemesi, bu tavrını sürekli kılması, karşılaşabileceği zorluklar karşısında Allah’tan başka hiçbir güce sığınmaması, yedinci oğulun istiğna sahibi olduğunu gösterir. “Kırık Mızrap”ta; “İnsanlara el açmak, hep gîran geldi bize,/Mihrabı Hak olana bu türden gîran azap./Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,/Vicdanı hür olana minnetli ihsan azap.” mısralarıyla anlatılan;“tezellülde bulunmama, kimsenin malında gözü olmama ve gönül zenginliği” gibi mânâlara da gelen istiğna, Allah’tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymamak demektir. İstiğnanın; kanaat, zühd, hasbîlik, izzet ve iffet gibi mefhumlarla sıkı münasebeti düşünüldüğünde, yedinci oğlun asil duruşunun mânâsı ve diğer altı oğlun karşılaştıkları hâdiseler karşısında zillete düşmeleri daha iyi anlaşılacaktır. İstiğnanın ne olduğunu hakkıyla bilmeyenlerin veya onu ruhunda hissetmeyenlerin bir cemiyet, millet ve medeniyet için kıymeti ölçülemeyecek değerlerden çok kolay vazgeçme ve onlara her zaman bir bedel biçme ihtimalleri vardır. Yedinci oğulun değiştiremesinler diye kendini yarı beline kadar toprağa gömmesi, davası uğrunda nefsi feda edişi de akla getirir. Bir tür kurban oluştur bu. Kurban sembolünün ise Karakoç’ta tedaileri oldukça geniştir. ‘Kurban’ demek, Allah’ın takdirine boyun uzatmak demektir. Hakikat medeniyetinin temelinde kurban kanı vardır.

Kurban; Hz. İbrahim aleyhisselâm ile Hz. İsmail aleyhisselâm arasındaki hâdisede olduğu gibi, bir irade ve gönül imtihanıdır. “Nasıl, her mümin kendi içinde kendine bir oğuldan daha sevgili olan nefsini, hakikat önünde kurban etmeye razı olmadığı sürece kendine açık ilerleyiş yolunu bütünüyle almış sayılmazsa, hakikat medeniyetinin de, her an kendi içinde öz eleştirisini yapan, ruh tıkanıklık ve tükenikliklerinin karşısına kılıçla ateşle dikilen bir İbrahim’e ihtiyacı vardır.” Kurbanların herhangi bir arızalarının olmaması esastır. Bu, yedinci oğulda ruh arızasının olmaması şeklinde kendini gösterir. “Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler/O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı” mısraları ‘riyazet’ kavramını da zihinlere düşürmektedir. Riyazet iki türlüdür: Birincisi vücudu yemekten, içmekten, uykudan alıkoymaktır. Birinci riyazet, ikinciye geçiş imkânı sağlar; yani ilkin vücut, aç, susuz ve uykusuz bırakılarak ruh riyazetinin kapısı çalınır. “O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı/Bu acıdan yer yarıldı gök yandı/O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı” mısraları ölüme meydan okumanın bir ifadesi olarak da yorumlanabilir. Karakoç’a göre diriliş, yani bâsübâde’l-mevt; bir düşüş sürecinin, ölümün akabinde gelir. Ona göre diriliş başladığı andan itibaren, eşya kurallarının hükmü biter ve ölüm dâhil her şey diriliş karşısında seyirci kalır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ‘Masal’, ruh krizinin sebeplerini, nesiller üzerindeki tesirini, düşüşün başlangıcından dirilişe kadar geçen süreçle, dirilişin unsurlarını işleyen bir şiirdir. Karakoç, Osmanlı’nın son dönemlerindeki bunalımın çok cepheli bir ruh krizi olduğunu belirttikten sonra, bundan kurtuluşun metafizikten bilime, edebiyattan siyasete kadar hayatın bütün unsurlarını kucaklayan bir diriliş hareketiyle mümkün olacağını ifade eder. Ona göre insanın iki aslı vardır: madde ve ruh. İnsan bu iki asıl arasında bir daire üzerinde dönerek gelişmesini tamamlar. İnsan sadece maddî aslını önemser, ruha dair derinliğini unutur ve onun üzerinde yücelmeyi düşünmezse maddeden de öteye fırlatılır. Aşağıların aşağısına indirilir.28 Masal’da, yedinci oğul diğerlerinden farklı olarak ‘düşüşün mânâsını bilmiş ve yücelmenin sırrını kurcalamıştır.’ Bu niyeti onu, başkalarının da gıptayla baktığı yüce bir mevkie taşır. Şiire başlık olarak seçilen “Masal”; edebiyatta ‘olağanüstü unsur, kahraman ve hâdiselere ver veren hikâye’ şeklinde tarif edilir. Manzum bir hikâye şeklinde kaleme alınan esere bu başlık konulmak suretiyle dikkatler olağanüstü bir hâdiseye çekilmek istenmiştir. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri süregelen bir mücadelenin 18, 19 ve 20. yüzyıllardaki durumunun resmedilmesidir hâdise. Şeytanın hileleri; Batı medeniyetinin çekici yanları, yani yılanın sahte renklerle cilalanmış pulları olarak belirmiştir. Bu pullar, her fıtrata göre kendini farklı şekillerde gösterebilme kabiliyetine sahiptir; her ruhun kayma noktalarını, kaleyi içten ele geçirme yollarını iyi bilir. Karakoç’a göre, “Şeytan büsbütün yalana dayanmaz, büsbütün hakikate dayanmadığı gibi. Bir psikolojik realiteden çıkar yola.”29 Acaba Cennet’te hangi noktalardan hareketle Hz. Âdem aleyhisselâm’a yaklaşmak istedi.

Elbette, “Ben Allah’a isyan ediyorum.” demedi apaçık. Belki de insanı Cennet’ten ayrı düşürme adına, Allah’ı yüceltiyor gibi göründü. Batı’nın ilk oğula karşı babayı yüceltmesi gibi. Şiirdeki her bir oğul bir nesil olarak ele alınırsa, ilk oğul, Lâle Devri nesli olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu devir, bizde gerileme devri olarak kabul edilse de, Batı’da, özellikle Fransa’da, Osmanlı modası başlamış ve Türk kültürüne ait elbiseler, içecekler, müzikler soylularca imtiyaz unsuru olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

Diğer oğullarsa Tanzimat’tan günümüze uzanan çizgide, bir neslin veya gürûhun temsilcisi olarak düşünülebilir. Karakoç, Doğu insanından Batı’nın kendine empoze ettiği bütün kavramları yeniden hesaba çekmeye, onlara kendi eliyle giydirdiği ‘harikalık’ kılığını soymaya, onları asıl kimlikleriyle anlamaya ve ondan sonra da Batı’nın hakiki portresini bu malzeme ile yeniden çizmeye davet eder. O, Batı’nın efsane ve masal havasından sıyrılıp gerçek çehresiyle çizilebildiğinde yaşanacak hissi, masallarda kendini genç ve güzel gösteren büyücü kocakarıların, sihir bozulduğunda ortaya çıkan yüzlerinin masal kahramanına yaşattığı hisse benzetir. Karakoç, Batı’nın büyüsünü bozacak, onun hakiki yüzünü ortaya çıkaracak ruh kahramanı nesli önemser ve “Batı ruhunun maskesini kaldıracak ruh kahramanı Asya nesli neden gözükmüyor?” diye sorar. İsmine ve muhtevasına bu açıdan bakıldığında şiir, yeni ve orijinal başka yorumlara da imkân verecektir. Masallarda iyiyle kötünün mücadelesi söz konusudur. “Masal” şiirinde de bir mücadele vardır. Buradaki mücadeleye çeşitli tedailer kazandırılmıştır. Fakat yukarıda da belirtildiği üzere, bu mücadelede Osmanlı’nın son dönemleriyle günümüze kadar geçen süreç resmedilmektedir. Masallarda sıklıkla ‘uyutulma’ motifine başvurulur. Masal şiirinde de bir uyutulma söz konusudur.

Bu gerçek bir uykudan ziyade ruhların uyutulmasıdır. Nesiller boyu süren, ölümle eşdeğer olan bir uyku. Masallarda bir dönüşüm söz konusudur. Şiirin son tarafında özellikle yedinci oğulun anlatıldığı kısımda bu değişme açık şekilde görülmektedir. Yedinci oğul kendinden öncekilerin değişerek düştükleri vartaya düşmeyerek, düşmeyeceğini haykırarak değişmeyi değiştirmiştir. Şiirin baş tarafında birinci oğulun yaşadığı değişme menfi yöndeyken, yedinci oğulun değişime karşı dik duruşu müspet yöndedir. Bu durum, masallardaki ‘uyandırılan prenses’ sembolünü hatırlatır. Nesiller boyu süren uyku bitmiş gibidir. Masallardaki ‘elma’ sembolünün karşılığı “Masal”şiirinde gönül çelici Batı renkleridir. İlk altı oğlukendi değerlerinden uzaklaştıran unsurların bütünüdür ‘elma.’

Şiirde elmaya yüzün dönmesi durumunda değişme başlamaktadır.Masallardaki ‘ayna’ sembolü “Masal” şiirinde farklı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. İlk altı oğul ayna karşısında âdeta dış taraflarını düzeltmeye çalışırken, yedinci oğul iç güzelliğine önem vermektedir. Dışı önemseyen dış karşısında benliğini kaybederken, içi önemseyen ruhu sayesinde dış unsurları şekillendirir.

Masallarda genellikle ‘–miş’li geçmiş zaman’ kullanılır, “Masal” şiirinde ise genel olarak ‘-di’li geçmiş zaman’ yani ‘bilinen geçmiş zaman’ kullanılmıştır. Bu durum önemli bir hakikate tekabül eder: –miş’li geçmiş zamanın bir hususiyeti de hâdiseyi anlatanın, anlattığına inanmamasıdır; bu açıdan meseleye yaklaşıldığında, Karakoç’un “Masal” şiirinde, –miş’li geçmiş zaman yerine genellikle -di’li geçmiş zamanı tercih etmesi, anlattığı hâdiseye inandığını gösterir. Yani şair gerçek bir hâdiseyi, masal formatında vermeyi hedeflemiştir. “Masal” şiiriyle Yahya Kemal’in “Mehlika Sultan” şiiri arasında önemli paralellikler vardır. Mehlika Sultan şiirinde, rüyalarına giren muamma güzeli görmek için Kaf Dağlarına yolculuğa çıkan yedi gencin hazin macerası anlatılır. “Masal”da ayrıntılı olarak vasıfları anlatılan Batı medeniyeti, Mehlika Sultan’da, sadece gönül çelici renklerin ışığında “uzun gözlü, uzun saçlı bir peri” olarak tasvir edilir. Masal’da ilk altı oğulun akıbeti ölümle veya geri dönüşü olmayan bir mecnunlukla verilirken, Mehlika Sultan’da yedi âşığın hayal kırklığı “çıkrığı yok bir kuyu” sembolüyle anlatılır. Her iki şiirde de en küçük yolcunun (Masal şiirinde yedinci oğuldur) karşı tarafa bir başkaldırısı söz konusudur.

Bu başkaldırı “Mehlika Sultan”da “çıkarılıp atılan yüzük” sembolüyle verilir. Kültürümüzde çıkarılıp atılan yüzük, akdin bozulmasını, beraberliğin sona ermesini ifade eder. Masal’da, yedinci oğulun inançlı biri olduğu açık açık verilirken, Mehlika Sultan’da “en küçük yolcu”nun inançlı olduğu, “gümüş yüzük” sembolüyle hissettirilir. Her iki şair de farklı üslûplarla da olsa, günün birinde inançlı bir nesille öze dönüşün mümkün olacağı müjdesini vermektedir. Mehlika Sultan şairine ithaf edilen “Kırık Mızrap”taki “Işığa Gönül Verenler” şiirinde ise bu müjdelenen neslin rüyaları, faaliyetleri ve ruh hâlleri duru bir üslûpla gözler önüne serilir: “Işığa gönül vermiş bu yiğitler, Bir gece sonsuza yelken açtılar. Işığa gönül vermiş bu yiğitler, Geçerken her yere nûrlar saçtılar.

Rûhlarını sardığı günden beri, Solmayan güzelliklerden akisler; Her gece rüyâlarında bir peri, Onlara öteden türküler söyler... Yâr deyip gezerler gözleri giryân, Hülyalarında hep o eşsiz dilber, Ruhlarında iman ve pür-heyecan; Gözetirler dört bir yanı beraber.”


Yahya Kemal ve Sezai Karakoç’un özlemini çektikleri, vasıflarını ancak bir “masal” dünyasının içinde ifade edebildikleri yedinci oğul, bugün belki yücelere adanmış ruh dünyasını cihan coğrafyasına ilmik ilmik dokuma gayretinde olan “örnekleri kendinden”
bir nesle karşılık gelmektedir. Bu neslin vesile olduğu güzellikler bizlere özlenen günlerin “masallarda” kalmayacağının müjdesini vermektedir.

Dipnotlar
1. Emre, Akif. Karakoç’ta Devlet ve Siyaset Tasarımı, Kahramanmaraş’ta Sezai Karakoç’la Kırk Saat Sempozyum Sunumları, s. 67, Kahramanmaraş Belediyesi Kültür Armağanı, 2006.

2. Özbay, Mahmut. Diriliş Düşüncesinde Medeniyet Anlayışı, Kahramanmaraş’ta Sezai Karakoç’la Kırk Saat Sempozyum Sunumları, s. 140, Kahramanmaraş Belediyesi Kültür Armağanı, 2006. Bknz: Karakoç, Sezai. ‘Düşünceler 1, Kavramlar’, 3. Baskı, s. 9, Diriliş yay., 2005.

3. Karakoç, Sezai. ‘Yitik Cennet’, Diriliş yay., s.73, İst. 1979.

4. Karakoç, Sezai. “Ak ve Kara”, Sûr, Diriliş yay., , s. 59, İst., 1975.

5. Karakoç, Sezai. ‘Yitik Cennet’, s.73.

6. Karakoç, Sezai. age s. 85.

7. Emre, Akif. Karakoç’ta Devlet ve Siyaset Tasarımı, Kahramanmaraş’ta Sezai Karakoç’la Kırk Saat Sempozyum
Sunumları, s. 68, Kahramanmaraş Belediyesi Kültür Armağanı, 2006.

8. Karakoç, Sezai. “Ak ve Kara”, Sûr, Diriliş yay., , s. 59, İst., 1975.

9. Karakoç, Sezai. Yitik Cennet, s. 7.

10. Karakoç, Sezai. age s. 8.

11. Karakoç, Sezai. age s.19.

12. Karakoç, Sezai. age s. 12-13.

13. Karakoç, Sezai. age s.11.

14. Karakoç, Sezai. age s.11.

15. Karakoç, Sezai. age s.99.

16. Karakoç, Sezai. age s. 17.

17. Karakoç, Sezai. age s.9.

18. Karakoç, Sezai. age s.22.

19. Karakoç, Sezai. age s.39.

20. Karakoç, Sezai. age s.22.

21. Karakoç, Sezai. age s.23.

22. Karakoç, Sezai. age s.9.

23. Karakoç, Sezai. age s.71.

24. Karakoç, Sezai. age s.67.

25. Karakoç, Sezai. age s.54.

26. Karakoç, Sezai. age s.27.

27. Karakoç, Sezai. Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi 1, s. 115

28 Karakoç, Sezai. Yitik Cennet, s.28.

29 Karakoç, Sezai. age s.8.

30 Karakoç, Sezai. Çağ ve İlham 2, Dördüncü Baskı, Diriliş yay., s. 15,16, İst. 1986.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ali Osman Dönmez'le Şiirin İzinde

10/3/2008


Ali Osman Dönmez'le Şiirin İzinde

 

Konuşan: Hasan Çağlayan (Yağmur dergisi 37. Sayı)

 

Dergimiz yazar ve şairlerinden Ali Osman Dönmez, çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerini “Adına Islanıyor Saçlarım” adıyla kitaplaştırdı. O, duygu yüklü, heyecan dolu bir şair. Şiirlerinde gür bir söyleyiş hâkim. İçinde acılar, ayrılıklar var. Dünyada olup bitenlere bîgâne değil. Şiiri dert edinmiş kendine. Bunun yanı sıra şiir ve roman incelemeleri 2007’nin ilk aylarında Sütun Yayınları’nca “Mısraların İzinde” ismiyle kitaplaştırıldı. 2006 Tanpınar inceleme ödülünü alması çalışmalarındaki kaliteyi yansıtıyor. Onunla şiir, ödül ve inceleme üzerine konuştuk.

Kimi şairler şiir yazmadıkları zaman eksik olacaklarını ve şiirin kendilerine bir sığınak olduğunu söylüyorlar, sizin için şiir bir sığınak mıdır?

Anladığımız mânâdaki şiirin muhterisi değilim. İnsan elinden çıkan şiirden ziyade, kozmostaki hakiki şiirdir beni alâkadar eden. İnsanın da, içine doğduğumuz hayatın da haddizatında bir şiir, dahası şiirin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kâinattaki işleyişe, âhenge, insanın yaratılıştan itibaren dâhil edildiği serüvene baktığımızda, insan elinden çıkan şiirin, bu muhteşem işleyiş ve şiir karşısında çok zayıf kaldığını görürüz. İnsanın şairliği bir taklit konumundadır. O, muhtaç olduğu sonsuzluğu arayan ve bu yolda ağıtlar yakan; türküler, şarkılar söyleyen bir yolcudur. İçine doğduğu, fakat ülfetin perdelediği şiir ummanına kavuşmak için kabiliyeti nispetinde derecikler, arklar açmaya çalışan biridir o. Şairin içinde ve dışında, bu şiir ummanına ezelden beri akıp duran hâl ve durum ırmakları vardır. Yüreği ihtizaza getiren bir hâdisenin basıncıyla şairin iç ırmağı, bu dış ırmaklardan biriyle, bağlantı kurma teşebbüsüne geçer. İnsan, âlem-i sağîr (küçük âlem) olarak tarif edilir. Şairlerin içlerindeki ırmaklarla, dışlarındaki ırmaklar arasında bağlantılar kurması, insanın neden âlem-i sağîr olduğunu çok iyi gösterir. Şairler kelimeleri vasıta yaparak dâhil oldukları o ırmaklarda yıkanırlar. Ama sürekli akıp gidemezler aynı his ve durum ırmağında. Hâdiselerin değişmesine paralel olarak devamlı yeni hâl ve durum ırmaklarına atlarlar. Bu durum sürer gider şairin hayatı boyunca.

Şiir benim için bir sığınaktan ziyade, kâinattaki hakiki şiir ummanıyla bağlantı kurma, onunla münasebete geçme yolu ve yolculuğu… Kâinatta bir plân dâhilinde sürüp giden bu hakiki şiire götürmeyen yolculukların ‘şiir özü’nden mahrum olduğunu düşünüyorum.

Şiiri yazılandan ziyade yapılan bir şey, dilden ziyade söz olarak gören ve iyi şiirin lirik şiir olduğu görüşünü dile getiren poetikalar mevcut. Sizin için şiir nedir?

Bahsettiğiniz hususların tedaisi oldukça geniş… Şiirin sadece şairin tekelinde bir şey olmadığını, asıl şiirin kâinatta ve insanın özünde bir süreklilik içinde akıp gittiğini, şairin yazdığı şiirin bu hakiki şiirle bağlantı kurma yolu ve yolculuğu olduğunu bir önceki soruya verdiğim cevapta söylemiştim. ‘Yazılan şiir’le birlikte ‘yapılan şiir’e de dikkat çekilmesi aslında biraz da kâinattaki bu şiire nazarları çeviriyor. H. Yavuz’un ifadesiyle: “Şiire Doğa’yla ve Hakikat’le ilişkilendirilme imkânını veriyor.” Şiiri sadece dile ve onun unsurlarına ait olmaktan kurtarıyor.

Kelimeler birer semboldür; asıl ise, kelimelerin işaret ettiği dünyadır. Şiirin vasfını, o dünyayla kurduğu bağlantının sahihliği belirler. Bu bağlantı noktasında kelimeler birer unsur olarak çıkar karşımıza. Kelimelerin şiirde kullanımı, onlara yüklediğimiz yeni mânâlar ve bu mânânın kuşatıcılığı da çoğu zaman yazılan şiirin akıbetini belirler. Günlük hayatta belirli bir mânâsı ve kullanımı olan kelimeleri, sanatkârın kendine has bir şekilde kullanması, ‘dil’i, ‘söz’ seviyesine yükseltir. “Adına Islanıyor Saçlarım” ifadesi ‘dil’in ‘söz’e dönüşmesine bir örnek olabilir. Şiirin dil değil söz olduğunu kabul edersek, şiir dilinin, günlük dilin daha ilerisinde bir ‘üst dil’ olduğunu söylemiş oluruz. Hakiki şiirin de, insanın içiyle, kâinatta akıp giden şiir olduğunu kabul edersek, anladığımız mânâdaki şiirin de, bu iki dünya arasındaki bağlantıyı, uyumu, ahengi, tezadı kendine has bir dille anlatan/yansıtan unsurlar bütünü olduğunu söyleyebiliriz. Kâinattaki bu hakiki şiirle bağlantıyı İngiliz bir şair İngilizceyle, Arap şair Arapçayla, Türk şair de Türkçeyle sağlar.
Lirik şiir meselesinde ise doğru bir açıklama yapabilmek için sözünü ettiğiniz şairimizin ‘lirik şiir’e getirdiği; ‘sözü, kendisinden öte bir gayeye vasıta kılmayan şiir’ tanımını gözden ırak tutmamalıyız. Bu lirik şiir tanımlamasında dilin sadece kendini gaye edindiğini, sözün bir fikrin vasıtası olmadığını görüyoruz. Meseleye Yahya Kemal penceresinden bakarsak: “Şiirin tekâmül ede ede sazını bırakması ve yalnız nağme kesilmesidir.” Bu yaklaşımlar ışığında bazı fikirler ihtiva ettiğini düşündüğümüz “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı veya normal şartlarda ‘epik’ bir şiir olarak vasıflandırabileceğimiz “Çanakkale Şehitleri”ni ‘iyi şiir’ sınıfının neresinde değerlendireceğiz? Bunlarda bazı fikirler var, bu sebeple bunlar lirik değil, dolayısıyla da iyi şiir değildir mi diyeceğiz? Öyle zannediyorum ki bunu söylemeye kimse cesaret edemez. Öyleyse yukarıdaki lirik şiir tariflerinin altını çizdiği şey, lirik şiirin gücünü konusundan değil, bizzat dilin işlenişinden alacağı yönündedir. Bu bakış açısında fikir veya konudan ziyade, fikrin hitabet tarzında ele alınışının reddi söz konusudur.

Meseleye yaygın olarak anlaşılan ‘lirik şiir’ penceresinden (yani sadece duygulara hitap eden şiir) bakarsak, elbette lirik şiirlerin ilk başta insanı çarpan ve zamanla derinleşen bir tarafı var; fakat zekâya ve akla hitap eden oldukça güzel şiirler de mevcut. İnsan sadece duygulardan ibaret değilse, duyguyla beraber akıl, vicdan ve daha birçok latifeyle münasebeti varsa, bütün bunların uygun dairede doyurulması gerekir. Bence iyi şiir, şiire dair hususiyetleri reddetmeden insandaki latifelere hitap edebilen şiirdir.

Bir millet mevcut dil güzelliklerini edîp ve şairlerine borçludur. Günümüz şair ve yazarlarının da hem birbirlerine hem de kendinden öncekilere borçlu olduklarını düşünüyorum. Şiirleriniz geleneğin neresinde duruyor?

Şairler dili işlerler, güzelleştirirler ve ona yeni ifade imkânları kazandırırlar. Şair, içinden çıktığı cemiyetin dilini kullanmakla zaten toplum ve gelenekle bir noktada buluşur. Fakat bu yeterli değildir. Gelenekten faydalanmak denince, sanatkârın kendinden önceki kültür ve sanat birikiminden şuurlu olarak istifadesi akla gelir. Üzerinde yükseldiği temelin güzelliklerinden, zenginliklerinden ve sağladığı imkânlardan azamî derecede istifade etmelidir sanatkâr. Böylelikle geçmişin ışığında geleceğe daha şuurlu yürür. Kendi yürüyüşünü daha mânâlı hâle getirir. Çok önemli ifade imkânları yakalar.

Gelenekle elbette bir bağım var ve bu bağı önemsiyorum. Ancak bu bağın, geleneğin hangi noktasında durduğunu benim ortaya koymamın pek sağlıklı olmayacağı kanaatindeyim.

Şiirde kapalılık yahut ‘örtülü söyleme’ hususunu düşünüyorum epeydir. Şiirde örtünün ölçüsü ne olmalıdır?
Bu mesele üzerinde edebiyat tarihinin belki de en ciddi tartışmaları yapılmıştır. Tartışmaların temelinde ise genelde, okuyucuya verilecek bir fikrî mesajın olup olmaması yatar. Fakat bu noktada genelde gözden kaçırılan bir husus vardır. Okuyucuya fikrî bir mesaj veriyor diye, bir şiir iyi veya kötü değildir. Bir şiirin ‘iyi’liği, metnin ne kadar şiir sanatına yakın durduğuyla alâkalıdır. Fakat bir eserin estetik mânâda şiire has bütün özellikleri bünyesinde bulundurması, onun büyük bir eser olduğunu göstermeyebilir. Klâsik saydığımız eserlerin genelinde semantikle estetik atbaşıdır. Valery’nin: “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır.” sözü belki de bu husustaki meselelerin çözümüne ışık tutacak mahiyettedir. Elma yerken ilk başta ondaki gıda değerini pek düşünmeyiz; fakat elmayı yediğimizde onun birçok güzelliğiyle birlikte gıda değerinden de istifade etmiş oluruz. Şiirde yalnız fikrî mesajı önemsemek, elmayı sadece gıda hususiyetiyle değerlendirmek gibi bir şeydir. Şiirde bir fikir propaganda hâlinde değil de, telkinle verilebilirse daha tesirli olur diye düşünüyorum. Zaten bir dünya görüşü şiirle öğretilemez. Efendimiz’in (sas) hayatını öğrenmek isteyen bir kişi siyer kitaplarına başvurmalıdır, na’tlara değil. Fakat şiirlerin, edebî eserlerin; dünya görüşlerine, insanların gönlünü ısındırdığı muhakkaktır.

Şiirde örtülü söyleme meselesine gelirsek, şair bazen fâş eder, yani örtülü olanın üstünü açar; bazen de açık olana gece misâli bir esrar perdesi çeker. Ancak örtülü söylemekle; muğlâklığı ve ne olduğu belli olmayan şuuraltı ifrazatını karıştırmamak lazım. Şiirdeki örtünün ölçüsünün ne olacağı konusu, biraz da okuyucunun anlayış seviyesi ve birikimiyle bağlantılı olduğu için müphemiyet arz eder. Şair hangi zekâ veya kültür seviyesine göre fâş edecektir. Var mıdır bunun sınırı veya belirli bir ölçüsü? Zannetmiyorum. O zaman şair, gece yolculuğuna benzeyen bu faaliyetine, hiç iz bırakmadan değil de, çeşitli işaret veya işaretçiler koyarak devam etmelidir. Şairin izini sürenler de kendi anlayışları ve birikimleri nispetinde bunları değerlendirebilsinler. Bu durum şiire çeşitli mânâ tabakaları kazandırır. Her seviyeden okuyucu da kendi seviyesine göre onlardan istifade eder.

“İnsan kendi doğrularını dış dünyanın gerçekliği içinde bulursa, şiire yüz vermez.” şeklinde bir anlayış var. İnsanda şiir damarının kabarması için, kendi doğruları ile dış dünyanın gerçekleri arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması mı gerekir?


İçimizdeki ebediyet arzusu, dünyayı sığlaştırıp, eşyayı fânîleştiriyor. Buradan hareketle dünyayı bir bozkır olarak algılayan insanın/şairin elbette içindekilerle dışındakiler bir tezat oluşturur. Asıl memleketi onun en çok özlemini çektiği yerdir. Soruda altını çizdiğiniz hususta zannediyorum, daha çok içtimaî hayatla şairin iç dünyası arasındaki paralellik veya tezat işaretleniyor. Ama hayat, sadece içtimaî hayattan ibaret değil. Sosyal hayatta yüksek refaha, hedeflenen bütün gayelere ulaşılsa bile, içimizde dalgalanıp duran o ‘yitik cennet’ bize bu dünyayı hep gurbet gösterecektir.

Dolayısıyla sadece şair değil, aslî vazifesini unutmamış her gönül, burada, bahsettiğiniz uyumsuzluğu ve basınç farkını yaşayacaktır. Bu basınç farkı da şair mizaçlı insanlarda meyvesini şiir olarak verecektir. Fakat şiir damarının kabarmasını sadece basınç farkına bağlamak kısmî bir izahtır. Kâinatta insanı cûş u hurûşa getiren nice hâdise ve nakış var. Eski şiirimizdeki bahariyeler, tabiattaki uyanışın insan ruhunda meydana getirdiği yankının bir ifadesi değil midir? Ya Nailî’nin: “Mestâne nukuş-i suver-i âleme baktık/Her birini bir özge temâşâ ile geçtik.” beytini nasıl izah etmeli?

Şiir bir yoğunlaşma işi midir?


Şiirin yoğunlaşma ile elbette bağlantısı var; ama şiiri sadece buna indirmek insanı yanılgıya götürür. Şiir sadece dil, sadece his olmadığı gibi sadece yoğunlaşma da değildir. Elbette yoğunlaşma meselesi şiire bir derinlik, bütünlük ve olgunluk kazandırır.
Kimi şairlerde; “Gece şiire, gündüz yazıya aittir” şeklinde bir anlayış söz konusu. Sizde de bu böyle mi?
Böyle bir tasnifim ve kalıplaşmış fikirlerim yok. Türler bende iç içe kendi mecrasını tayin ediyor. Hangi havuzcuk doluyorsa, o arkını oluşturuyor. Bazen gece yarısında bir fikrin peşinde koşarken, bazen seherde, ikindinin hüznünde kalbime damlayan duygu pırıltılarına şahit oluyorum.

“Adına Islanıyor Saçlarım” piyasaya çıkalı bir yıl olmadı ve tazeliğini de yitirmedi henüz. Gerçi şiir kitapları tazeliğini kolay kolay yitirmezler. Kitabınızda gurbet, hasret, hüzün, acı ve ölüm temaları ağırlıkta ve hissî bir dil hâkim. Sizin için, hayata kırılma noktalarından, acıtan yanlarından bakan bir şair diyebilir miyiz?

 
Mevlâna Mesnevi’sine; “Dinle ney’den kim hikâyet etmede/Ayrılıklardan şikâyet etmede” mısralarıyla başlıyor. Önceki sorulardan birinin cevabında söylediğim gibi, dünya bozkırına düşmüş, hakiki kaynaktan uzaklarda gurbet havası soluyan birinin başka ne derdi olabilir. Dünyaya dâir olduğunu düşündüğümüz bütün dert ve ızdıraplar bu dertle bağlantısı nispetinde mânâ kazanıyor aslında. ‘Elest Bezmi’nde verdiğimiz sözün neresinde sürdürüyoruz dünya sahnesindeki rolümüzü? Ne kadar sâdık kalabildik özümüze? Asıl önemli olan bu. Dünyevî dertler, ızdıraplar ve sevinçler haddizatında birer unsurdur; birer perdedir. Soruda altını çizdiğiniz ‘hayatın kırılma noktası’ ifadesini, ‘insan kaderi’nin kırılma noktası olarak değiştirmek istiyorum. İnsan kaderinin kırılma noktası, ana kaynağından koptuğu anda başlamıştır. Hz. Âdem Aleyhi’s-selâm’ın dünya serüveni aynı anda hepimizin serüveni… O’nun (as) yeryüzünde yaşadığı ayrılık acısını, vuslat arzusunu, gurbet, hasret, heyecan ve üzüntülerini birer nüve olarak hepimiz taşıyoruz.

Ali Osman Dönmez seçici bir şair-yazar mıdır?


Başıboş bırakılmamışız. Mümin olarak bize uyan ve uymayan hususlar, yakışan ve yakışmayan bazı renk ve duruşlar var. Mümin olmanın getirdiği mesuliyet, duygu, düşünce ve tavırlarımız hayattaki duruşumuza yön veriyor. Bütün bu hususiyetlerin imbiğinden geçen seçiciliğimiz sayesinde, bir şahsiyet olduğumuzu ifade edebiliyor/gösterebiliyoruz. Ondan sonra dostlarımızı, arkadaşımızı, eşimizi seçiyoruz. Hayatın kendi de zaten bir seçmeler antolojisi değil mi? Cüz’î iradenin insana ihsan edilmesinin hikmetlerinden biridir aslında seçicilik. Seçeceksin ki mesuliyeti üstlendiğin anlaşılsın. Seçiciliğimizin teşekkülünde, mizaç ve karakterimize dâir hususiyetlerin de büyük önemi var. Hayata, kâinata ve eşyaya bakarken kişiliğimizle kaynaşmış olan bu hususiyet dürbününü kullandığımızdan seçicilik kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bazen iyiler arasında da seçim söz konusu oluyor. Böyle durumlarda bazen yapılan tercih, bir kaybedişi de ihtiva edebiliyor. Önemli olan yollar çiftleştiğinde, vicdanın sesine uyabilmek.

Şiirde seçicilik ise, bahsedilen kişilik özelliklerinden ayrı veya kopuk bir şey değil. Orada da bir kişilik sergileniyor neticede. Edebiyatta bu kişiliğe üslûp deniyor. Mısra yapısı, kullanılan kelimeler hep bu edebî kişilikten haber veriyor. Seçiyorsunuz, tercih ediyorsunuz ve bir edebî şahsiyetin teşekkülüne zemin hazırlıyorsunuz.

Şairin ne yaptığını bilebilmesi için kalb ayaklarının mazi ve hâlin kesişme noktasında, şuur ayaklarınınsa birinin mazide birinin ‘hâl’de bulunması gerekir. Bu bir anlamda farkında olmak ve geleneğe eklenmek değil midir?


Elbette. Dil ve kültürün kalıcı/sürekli olmasını sağlayan bazı unsurlar vardır. Geçmiş ve şimdinin şuurunda olmak; sağlıklı ve kalıcı eserler ortaya koymanın önemli ayaklarından biridir. Geleneği, edebiyatımıza damgasını vurmuş mühim isimlerin hemen hemen tamamı önemser. Bunu Tanpınar; “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” şeklinde ifade eder; Yahya Kemal: “Kökü mazide olan âtiyim.” der. Sanat statik değil, sürekli değişme hâlindedir. Fakat bu değişme maziyi, kendinden önceki birikimi reddederek değil de, ondan beslenerek olursa çok daha nitelikli ve sağlıklı olur. Şair, her sanatkârda olduğu gibi, geçmişin birikimlerini, hâlin imkânlarıyla mezcederek ruh süzgecinden geçirirse, kalıcılığın damarlarından birini bulmuş olur ve süreklilik ırmağında bir helezon oluşturur.

“Yankısız Çığlık” adlı şiiriniz iki defa başkaları tarafından sahiplenildi; yani kendi şiirleriymiş gibi sunuldu ve ödüller aldı. Neler hissettiniz?

İlk başta şaşırmakla birlikte sonradan mutlu oldum. Fakat bu mutluluk, başkasının eseri üzerinden, eser sahibinin izni olmadan, itibar veya maddî bir şeyler kazanmayı meşrulaştırmıyor. Kısa zaman öncesine kadar şiir üzerinde şairin sadece isim hakkının vazgeçilmez olduğunu düşünüyordum. Bahsettiğiniz bu hâdiselerden sonra bu hususta bazı tereddütlerim oluştu. Bu hâdiseler bana samimiyetin bütün insanlığı birleştiren ortak bir dil olduğunu bir defa daha gösterdi. Bahsettiğiniz kişiler, haksızlığa karşı haykırışı benim kırık dökük hissiyatımla, sözlerimle yapmışlar. Sözlerim onların duygularının tercümanı olmuş. Zannediyorum burada sanatta samimiyetin ne kadar mühim olduğu hususu da ortaya çıkıyor. Samimiyet; ırkı, cinsi ve kültürü farklı şahsiyetleri aynı şemsiye altında birleştirebiliyor. Türkiye’de yaşayan bir insan olarak savaş çocuklarının dramını dile getirdiğim şiiri, Iraklı bir çocuk o kadar benimsemiş ki, uluslararası bir organizasyonda ‘kendi şiiri olarak’ ülkesi adına okuyor. Bu benim için hoş bir duygu. Ben bu insanlara isim hakkımı da helâl ettim.

Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından organize edilen “Tanpınar Edebiyat Ödülü”nü, Tanpınar üzerine yaptığınız bir incelemeyle 2006’da siz aldınız. Daha önce şairler için şiirden sonra en uygun türün deneme olduğunu düşünürdüm, şimdiyse şiir incelemelerinin de şaire o ölçüde yakıştığını düşünüyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ödüle lâyık görülmek güzel bir şey. Bu tür ödüller, insana ciddi mesuliyetler yükler. Ancak ben yaptığım işin, şiir incelemesi veya tahlili olmadığını belirtmek istiyorum. Böyle bir hevesim ve niyetim de olmadı. Edebî eserlerde bir anlamın peşine düşüyorum ve mânâ tabakalarını şahsî diyebileceğimiz bir tarzda yoruma tâbi tutuyorum. Şiir eleştirmeninin ve inceleme yapanların genelde belirli kaidelerden hareket etme mecburiyeti vardır. Ben ise bu mecburiyeti hissetmiyorum. Ele aldığım eserin daha çok bende yaptığı çağrışımları ifade etmeye çalışıyorum. Şiir eleştirmenleri eserin mânâsını ortaya çıkarmaya, metnin niyetini çözmeye çalışırlar; benim yaptığım ise eserin ilk mânâsının yanında başka mânâlarının da olabileceğini göstererek onu daha da zenginleştirme gayreti. Bunları yaparken şairin ve şiirin dünyasından tamamen koptuğum anlaşılmasın. Bunları elbette önemsiyorum; fakat sadece bunlara bağlanıp kalmıyorum. Okuduğum bir eserin, ruh ve zihnimdeki tedailerinin dile getirilmesidir yaptığım iş. Bir nevi ‘çağrışımlı şiir okuma denemesi’ de denebilir buna.

Çeşitli dergilerde yayımlanan incelemeleriniz “Mısraların İzinde” adıyla Sütun Yayınları’nca basıldı. Roman incelemelerine de yer vermişsiniz bu kitapta. Bundan sonrası için, bu tür çalışmalar konusunda bir yol haritası belirlediniz mi?

Allah nasip ederse, içimde yankı bırakan eserler üzerine konuşmaya, yankıların gönlümdeki ve beynimdeki izdüşümlerini ifadelendirmeye, bende iz bırakan eserleri kendimce yorumlamaya devam edeceğim.

Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

Ali Osman Dönmez

Ali Osman Dönmez'in Bloğu

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro